• Ekrem Sevil Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi
    • Ortaöğretime ait Din Dersi dökümanları
    • Öğrencilere ve Halka açık
    • Ortaöğretime ait Din Dersi dokümanları
    • Üyelik gerektirmeyen bir site
    • Ortaöğretime ait Din Dersi dokümanları
    • Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Sunu-Video-Yazı
    • Ortaöğretime ait Din Dersi dokümanları
    • İman-İbadet-Ahlak
    • sunu-video-yazı
    • Hz. Muhammed (sav) ile ilgili dokümanlar
    • Hayatı, örnek kişiliği
Belgelerim

Sizden Gelenler 2

KAZA VE KADERE İMAN

 

KADER: (Sözlükte)Ölçü, miktar demektir...Mesela:bir elbisenin güzelliği terzinin kumaşı belli ölçülerle kesip biçtikten sonra yine belli ölçülere göre dikmesiyle ortaya çıkar...İnsanın vücudu da bir ölçüye göre yaratılmıştır.

 

  Kaderin her şeyi güzeldir. Mesela:Balığı suda en rahat şekilde yaşayabilecek bir keyfiyette yaratmıştır.  Bir balık kendisi için yasaklanan hava âlemine girse (yani kendisini sahile atsa )acı akıbetini kendisi hazırlamış olur. Şimdi bu balık ölümle pençeleşirken “Niçin Allah’u Teala benim karaya çıkmama müsaade etti ve benim ölümümü bu tarzda taktir etti?” diyebilir mi?. Elbette diyemez.Çünkü ona sudan ayrılmamasını emretmişti. Emri dinlemeyen cezasını çeker.

    Görmemizin sınırlı oluşunda büyük hayırlar vardır. Yemek yerken kaşığımızdaki mikropları, karşımızdaki insanların iç organlarını ve bağırsaklarının içindeki pislikleri görebilseydik hiç hoş olmazdı.

   Duymamızın sınırlı oluşunda da büyük hayırlar vardır. Eğer her sesi duyacak olsaydık gece üzerimizden kayan yorganın sesinden çılgına döner, karıncanın ayak sesinden rahatsız olurduk.

   Bu kainatta kader proğramından çıkan her eserde ve her işte sonsuz hikmetler bulunduğunu her bir ilim ispat edip göstermiştir. Hiçbir ilim kâinatın hiçbir yerinde bir noksanlık veya fazlalık bulamamıştır.   Vücudumuzda da aynı şeyi görürüz.

   Ana rahminde iken bize takılan organların dünyada ne işe yarayacağını bilemediğimiz gibi yüce Rabbimizin emrettiği namaz, oruç ve diğer ibadetlerin âhiretteki neticelerini bu dünyada kavramamız mümkün değildir.

Allah’ın emrettiği her şeyde mutlaka bir fayda, yasakladığı her şeyde de mutlaka bir zarar vardır. Bu emirlere uymak mutlaka menfaat icabıdır. Mesela; Bir babanın besleyip büyüttüğü, okula kaydettiği oğlunu mükafatlandırması ve cezalandırması çocuğun iyiliği içindir. Bir hocanın talebesini cezalandırması da böyledir. Bir doktorun, hastasına bazı şeyleri yasaklaması yine hastanın menfaatinedir. (Örneğin, ameliyatlı hastaya su verilmez. Verilirse dikişlerine zarar verir.)

   Kim cehenneme giderse kendi hatasının neticesi olarak gidecektir. Biz kendimize ve diğer insanlara Yüce Allah’tan daha merhametli olamayız.

   KADER: Varlıkların ve hadiselerin bütün özellikleriyle, varlık âlemine gelecekleri zaman ve mekânın Cenab-ı Hakk tarafından ezelde tayin buyurulması ve bir tertip ile kaydedilmesi demektir.

   KAZA: Ezelde takdir olunan her şeyin Cenab-ı Hakk’ın yaratması ve icadıyla varlık sahasına çıkması demektir

       Buna göre kader Allah’ın ilim sıfatına, kaza da kudret sıfatına dayanır. Kader, kazadan hem daha öncedir, hem de daha kapsamlıdır. Çünkü her kaza olunan şey kaderde vardır, fakat her kaderde olan şey kaza olmamıştır.

      Allah, dünya ve ahiret nimetlerinin bir takım SEBEPLERLE meydana gelmesini ezelde takdir etmiş ve şarta bağlamıştır. Öyleyse onların SEBEPSİZ meydana gelmesini arzu etmek ilahi kanunlara zıttır.

     Allah’tan herhangi bir nimeti istemenin yolu, onun sebeplerini yerine getirmektir.Cenab-ı Hakk, çocuk istemenin yolunu evlenmeye, meyve istemenin yolunu ağaç dikmeye bağladığı gibi, CENNET istemenin yolunu da ilahi emirlere uymaya  ve yasaklardan kaçmaya bağlamıştır. Sebeplere tutunmamak o nimetten mahrum kalmayı netice verir.

 

  İnsanla ilgili kaderi 2’ye ayırabiliriz:

   Birincisi:İnsanın kendi irade ve kudretiyle giriştiği hareketlere bağlıdır.Meydana gelmesine insanlar sebep olmaktadır.Şöyle ki; Allah-u Teala insanların ve toplulukların takip etmesi gereken yolu tayin ve taktir etmiştir. Bu yolda gidenler kaderlerinin mutlu olarak tayinine sebep olurlar. Aksi halde felaket ve yoksulluğa düşerler...(Bir millet kendini bozmadan Allah onları bozmaz)..

  İkincisi : İnsan iradesi ve gücü dışında meydana gelen hadise ve hallere aittir. Bunların sebepleri insanlar tarafından bilinmemektedir. Akıl kaderin bu kısmına vakıf olamamaktadır. Mesela; Erkek ya da kadın olmak, şu zamanda şurada doğmak, falanın veya filanın çocuğu olmak, şu kadar yıl ömrü olmak gibi. Bu meselelerdeki ilahi sırrı anlamaya uğraşmak, kişiyi helake götürür. Bu sırlar ahirette, Adalet Günü’nde bütün incelikleriyle görülecektir.

 

  İNSANIN İRADESİ: İrade , (sözlükte) : Kasdetmek, dilemek, istemek gibi manalara gelir.İnsanın bütün duyguları gibi iradesi de mahluktur, yani yaratılmıştır. İnsanın bir işe başlamasından önce kendisinde mevcut olan iradesine KÜLLİ İRADE ; bu iradenin her hangi bir zamanda bir fiile yönelmesine CÜZ’İ İRADE denir.

    (Mesela: Bir insanın kendi iradesiyle okuma, yazma, oynama, uyuma,      gezme, koşma, TV seyretme, namaz kılma, vb. gibi işlerden birini yapabilecek durumda olduğundan iradesine külli irade denmiştir. Bir işe karar verip o işe yöneldiğinde iradesi cüz’ileşmiş olur. Yani irade, kapsamlı ve genel durumdan belirli ve özel duruma geçmiş olur.) 

İNSANIN KUDRETİKudret, iradenin uygun görmesi üzerine,istenen şeylerde te’sir icra eden ve faile(özneye)bir işi işleme ve işlememe imkanı veren bir kuvvettir.İrade için yapılan külli-cüz’i ayrımı kudret için de yapılabilir.İnsanın külli kudreti,bütün organlarının ve hislerinin vazife görebilecek durumda bulunması demektir. İnsan bu durumda her hangi bir işe yönelebilir. (Mesela: Yürüyebilir, okuyabilir, dinleyebilir). Fakat bunlardan birine, mesela okumaya karar vermesi halinde kendisinde bulunan kudreti cüz’ileşmiş olur. İnsanda belli bir işin yapılması için gerekli olan kudret önceden bulunmuyorsa sorumlulukta söz konusu olamaz. (Mesela: Eli olmayan bir kimse abdest alırken elini yıkamakla mükellef (sorumlu) değildir).

 

BÜTÜN   İYİLİKLER,   GÜZELLİKLER    ALLAH’TAN;

BÜTÜN       KÖTÜLÜKLER       NEFİSTENDİR

 

Bu esası bilen hiç kimse kaderinin iyi yönleriyle gururlanamaz. Aynen arının bal ile, ağacın meyve ile, dünyanın insan ile gururlanamayacağı gibi.

    Yine hiç kimse yaptığı kötülükleri kadere yükleyemez...Yaptığı kötülüklere sahip çıkmamak, onu inkar etmek veya başkasına yüklemek çocuklar da bile görülen bir haldir. Kusurunu kabul etmeme hastalığı, bir insanda ilerledikçe sonunda onu “işlediği günahların sorumluluğunu kadere yükleme” sapıklığına düşürür. Bu ise Allah’a iftira etmektir ve insanı küfre götürür.

 

İNSANIN FİİLLERİ İKİYE AYRILIR:

 

1)-İHTİYARİ FİİLLER: Kendi irademizle işlediğimiz fiillerdir.Yeme, içme, bakma, konuşma ...gibi.İnsanın sorumlu olduğu fiiller bunlardır.

 

2)-IZTIRARİ FİİLLER: Tamamen irademiz dışında meydana gelen fiillerdir. Bu fiiller için herhangi bir mükafat veya ceza söz konusu değildir. Bunlara misal olarak; göz kapaklarımızın çalışması, kanımızın dolaşması, kalp atışımız, cinsiyetimiz ve ırkımız verilebilir.

       İnsan cüz’i iradesiyle neyi isterse Allah onu yaratır.(Önemli misal: Padişahın asansörünün düğmesine basarak bodrum kata inen kişinin durumu). Bize düşen tek şey TERCİHTİR(asansörün düğmesine basmak). İşin bundan sonrası Cenab-ı Hakka aittir.

                           

   ÖNEMLİ BİR SORU: Cenab-ı Hakk, ezelde,ilim ve iradesiyle her şeyi tespit ve taktir ettiğine göre, bir insanın hakkında şer işlemeyi                      (kötülük yapmayı) taktir etmişse o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl sorumlu tutulabilir?

            CEVAP: “İlim maluma tabidir”. (İlim: işlediğimiz bütün amelleri Cenab-ı Hakk’ın ezeli ilmiyle bilmesi; malum ise işlediğimiz amellerdir)

    Bu kaideyi şöyle ifade edebiliriz: İnsanlar ihtiyari fiilleri nasıl işleyeceklerse Cenab-ı Hakk ezelde öylece bilmiş ve takdir etmiştir (yani kaderine yazmıştır). Yoksa, Yüce Allah öyle bildiği için insanlar fiilleri o tarzda işlemiş değildir.

   ÖRNEKLER:1-Bizim gülü bilmemiz ve gülün şekli.

 2-Güneş ve ay tutulması

   3-Ahmet’in ismini bilmemiz ve onun isminin Ahmet olması                                         

   4-Tecrübeli öğretmen ve tembel talebenin itirazı.

 5-Veli bir hakim ve hırsızlık yapmaya giden kişi.

  6-Hz. Peygamber (S.A.V) ’ in İstanbul’un fethedileceğini  bilmesi.

 

   Cenab-ı Hakk’ın ilmi ezelidir. Ezeli olan bu ilim, mazi, hal ve istikbaldeki; yani, geçmişteki, şimdiki ve gelecek zamandaki bütün hadiseleri kuşatmıştır. Allah’ın ezeli ilmi için geçmişin ve geleceğin farkı yoktur.                                 ( Örnek : Edirne’den Kars’a gitmekte olan 3 araba var. Biri Edirne’de, diğeri Ankara’da, diğeri de Kars’da bulunuyor olsun. Bunlar birbirlerine göre mazi, hal ve istikbaldedirler. Fakat bunların bu durumu güneşi bağlamaz. Çünkü o, bunların hepsini aynı anda görebilir. Çünkü o, arabaların geçtiği yollara bağımlı değildir.)

 

   Hayır ve Şerrin Allah’tan Olması: Hayır olsun şer olsun bütün amelleri yaratan Cenab-ı Hakk’tır. Fakat insan, bunları kendi iradesiyle istediği (yani cüz’i iradesiyle tercih ettiği)için sorumludur.

 

   Hidayetin ve Dalaletin Allah’tan Olması: İnsanı hidayete erdiren ve dalalete düşüren yine Allah’tır. Fakat bu iş de insanın iradesine bağlıdır.

 

Bütün iyilikler Allah’tan, kötülükler ise nefistendir.

 

(Örnek: Padişahın, bir askerine: ”Al sana şu kadar para. Bununla şuraya okul, şuraya cami, şuraya yol, şuraya köprü yaptır”...demesi ve içkiye, kumara ve israfa giden paralar...)

 

 

 

 

 

 

KADER VE ADALET:Cenab-ı Hakk, her şeye taşıyacağı kadar bir yük yüklemeyi taktir etmiştir.Varlıkları da o ilahi kadere göre yaratmakla bu alemde adaletini tecelli ettirmiş ve göstermiştir.

       SORU: Birisi  Mekke’de, diğeri Moskova’da yaşayan iki insanın sorumluluk durumları nasıl izah edilebilir?

      CEVAP: Her şeyden önce Cenab-ı Allah mutlak bir adalet sahibidir. Allah’ın rahmetinden fazla rahmet, gazabından fazla gazap edilemez. O kişiye karşı en fazla merhametli olan Allah’tır... Mahşer meydanında hayvan insandan, kafir Müslüman’dan hakkını alacaktır. Yani o kadar hassas bir mizan (ilahi terazi) kurulacaktır.

            Şimdi Moskova’da yaşayan (yani Allah’tan, dinden, imandan hiç bir haberi olmayan) kişi, (Maturidi mezhebine göre) sadece kendini ve bu kainatı Yaratan’ı BİLMEKLEsorumludur. Diğer iman ve islam esaslarındasorumlu değildir.  (Eş’ari mezhebine göre: Allah’a inanmasa da kurtuluşa erer, çünkü kendisine tebliğ edilmediği için sorumlu olmaz).

  

KULLARIN FİİLLERİ:Bu konuda 3 görüş vardır:

1-Ehli Sünnet mezhebinin görüşü: Kulun ihtiyari amellerdeki hissesi (yaptığı iş)  sadece kesbdir (=kazanmak, elde etmek). Kul , o fiilleri işlemeye ne mecburdur nede o fiillerin yaratıcısıdır.

2-Cebriye mezhebinin görüşü: Kul, rüzgar önünde sürüklenen bir çöp gibidir. İhtiyar (dileme) diye bir şey yoktur ve işlediği fiilleri yapmaya mecburdur. (Yani kaderine mahkumdur).

3-Mutezile mezhebinin görüşü: Kul, işlediği fiilleri Allah tarafından verilen kudretle kendisi YARATIR.

      Bunların içinde sadece Ehli Sünnet mezhebinin görüşü doğru, diğer 2 mezhebin görüşü ise yanlıştır.

 

Cebriye Hakkında Tenkitler:1-Allah zulümden münezzehtir(yani zulmetmez).Kimseye zorla kötülük işletip sonra onu sorumlu tutmaz.Kulun kendi iradesiyle iş yapmadığına,her şeyi Allah’ın yaptırdığına inanırsak Firavunların,Nemrutların cinayetlerinden kim sorumlu olacak?...Cebriyecilerin bu iddiası;elleri,ayakları bağlanarak denize atılan bir adama,”Kendini boğulmaktan kurtar ve ıslanmadan sahile çık” demeye benzer. 2-Eğer insanların cüz’i iradeleri ve sorumlulukları olmasaydı kitap indirilmez ve peygamber gönderilmezdi.  3-Böyle bir inanç, yaratılıştaki hikmetleri karanlık ve abes göstermektir. Dünya bir imtihan yeridir. Kulların ahiretteki makamları,Cennet ve Cehennem derece derecedir.Bu da insanların irade,ihtiyar,şuur ve idrak sahibi olmalarına bağlıdır.Yoksa elmas ruhlularla kömür ruhlular birbirinden  ayrılamazlardı.  4-Aklen ve mantıken batıl olan bu inanç,vicdanen de batıldır(yani yanlıştır).Çünkü,her insanın vicdanı,kendisinde bir irade ve ihtiyarın,bir kuvvet ve kudretin var olduğunu kesinlikle bilir.(Mesela:Benim kitap okumama ne engel olan var ne de bu konuda beni zorlayan). 5-Allah Teala’nın, insanların bütün fiilerini ezelde taktir etmesi, bunların işlenmesinde bir baskı kaynağı değildir.Yani insanların cüz’i iradeleriyle ,işlediği fiileri Allah’ın ezelde bilmesi O’nun ilminin yüceliğindendir;yoksa bu bilme keyfiyeti,insanın iradesini ortadan kaldırmaz.(Bir hatırlatma:İlim maluma tabidir).

 

Mutezile Hakkında Tenkitler :1-Allah’ın sıfatlarını kabul etmezler.2-Kaderi inkar ile,küfür,şer,zulüm ve sair isyanları Cenab-ı Hakkın taktir buyurmadığını ve yaratmadığını iddia ederek “Kul kendi fiilinin yaratıcısıdır” derler. (Halbuyse ki hayır olsun şer olsun BÜTÜN FİİLLERİN YARATICISI ALLAH TEALA’DIR.İnsanın cüz’i iradesine göre yaratacağı için de sorumluluk insana aittir). 3-Küfür ile imanın ortasında üçüncü bir mertebenin daha bulunduğuna inanırlar. Onlara göre büyük günahlardan birini işleyen bir kimse, iman ile küfür arasında kalır, ne mü’min ne de kafir olur.(Ehli sünnete göre ise;insan ne kadar büyük olursa olsun günah işlemekle imandan çıkmış olmaz). 4-Cemel ve Sıffin muharebelerinde iki taraftan birinin mutlaka haksız olduğunu ve tayin etmemekle birlikte bu haksız tarafın fasık(=günahkar)olduğunu ileri sürerler.(İki Müslüman grup arasında cereyan eden bu savaşlarda her iki tarafın niyeti de, doğru bildikleri hususu Allah rızası için müdafaa etmekti.Bu yüzden,bu gruplardan birinin mutlaka suçlu olduğunu ileri sürmek doğru değildir). 5-Mutezilenin dediği gibi,kul kendi fiillerinin yaratıcısı olsaydı,o zaman kendisine zarar verecek hiç bir işi işlemezdi.Halbuki insan işlediği amelin sonucunun bile ne olacağını bilemez. O halde insan, kendi fiilinin YARATICISI değildir.

 

 

(Ehli Sünnet-Cebriye-Mutezile Arasında)MUKAYESE:

 

      Cebriyeciler ifrat edip(=aşırı gidip)cüz’i iradeyi, Mutezileler ise tefrit edip (=aksi istikamette aşırı gidip)Kaderi inkar etmişlerdir.

       Bu konuyu bir misalle açıklayıp konuyu tamamlayalım: Bir padişah kaptanlarını imtihan ediyor...Sağdaki adaya gitmelerini emrediyor, soldaki adaya gitmelerini yasaklıyor. Daha sonra kaptanlar serbest bırakılıyor...Yollar açık...Bütün gemilerin yakıt ikmali padişah tarafından yapılıyor...Sağdaki adaya gidenler lezzetli yiyeceklerle ve çeşitli mükafatlarla ödüllendiriliyor. Soldaki adaya gidenler ise vahşi hayvanların saldırısına uğruyorlar ve görevli memurlar tarafından padişahın sözüne uymadıkları için tutuklanıyorlar.

 

 

(Şimdi bu örneği mezheplere göre değerlendirelim):

    1-Cebriyecilere göre: Gemiye yön verme hususunda kaptanın hiç bir rolü yoktur. Gemi onun iradesi dışında hareket eder. Bununla fırtınaya kapılan bir gemi arasında hiç bir fark yoktur.

    2-Mutezileye göre: Kaptanın vazifesi sadece gemiye yön vermek değildir, kaptan aynı zamanda binlerce tonluk gemiyi hareket ettirecek bir kudrete sahiptir.

    3-Ehli Sünnete göre: Kaptanın yapacağı tek iş, gemiye yön vermek ve geminin gideceği adayı tespit etmektir.

(Bu misaldeki: Padişah=Allah,  Kaptan=İnsan,  Gemi=İnsan vücudu,   

    Deniz=Dünya,  O iki ada=Cennet ve Cehennem’dir)

 

 

  TEVEKKÜL: Sözlükte: Güvenmek,dayanmak,vekil edinmek demektir)

                 

Mü’minlerin, ulaşmak istedikleri gayeleri için gerekli olan bütün sebepleri hazırladıktan sonra neticeyi Allah’tan beklemeleri ve esas tesiri O’ndan bilmeleri demektir.

(Mesela: Bir savaşta tevekkül; düşmana karşı en sağlam silahlarla donandıktan ve savaş kaidelerine harfiyyen riayet ettikten sonra zaferi Yüce Allah’tan beklemek ve O’na güvenmektir...Bir çiftçinin yapacağı tevekkül, önce zamanında tarlasını sürüp ekime hazırlamak, tohumu atmak, sulamak,                                       zararlı bitkilerden arındırıp ilaçlamak, gübrelemek, sonra da iyi ürün vermesi için Allah’a güvenip dayanmak ve sonucu Allah’tan beklemek.

       Diğer bir deyişle tevekkül; dünyaya ve ahirete ait maksatlarda Allah’ın koyduğu kanunlara uymak ve neticeyi Allah’tan beklemektir. (meyve, çocuk, cennet...).   Yani tevekkül; sebeplere riayet ettikten sonra neticeyi Allah’tan beklemektir. Yoksa, sebep ve şartları bir tarafa itmek İslam’ın tevekkül anlayışıyla bağdaşmaz.    (Mesela: Hz. Ömer’in, mescitte oturup ”tevekkül ediyoruz” diyen kişileri kovalaması.                                                

 

   Ne kadere inanmak, ne de tevekkül etmek, tembellik, gerilik, miskinlik demek değildir. Her Müslüman, tabii olayların, ilahi düzenin ve kanunların çerçevesinde, sebep-sonuç ilişkisi içinde olup bittiğinin şuuru içinde olmalıdır. Yani tohum ekilmeden ürün elde edilemez, ilaç kullanılmadan tedavi olunmaz. Allah’ın rızasına uygun ameller işlenmedikçe cennete girilmez. Öyleyse tevekkül; çalışıp çabalamak,  çalışıp çabalarken Allah’ın bizimle olduğu düşüncesini hatırdan çıkarmamak ve sonucu Allah’a bırakmaktır.

  

 

  ECEL: (Sözlükte: vakit,müddet,vaktin bitimi,müddetin sona ermesi)

   Her canlının hayatının kesin olarak son bulması için Allah Teala’nın ezelde takdir etmiş olduğu belirli bir zamana ECEL denir. Ecel birdir değişmez. Hastalıklar ve diğer müdahaleler ölüm için ancak zahiri birer sebeptirler.

     

        Soru: “Sadaka belayı def eder ve ömrü uzatır” hadis-i şerifini nasıl anlamalıyız?

         Cevap  : İnsanın ölüm vakti ve dolayısıyla da ömür müddeti Allah tarafından ezeli ilmiyle taktir edilmiş olup bunun değişmesi mümkün değildir. (Mesela: Bir kimsenin, verdiği bir sadaka ile ömrünün 2 yıl uzadığını düşünelim. Bu şahsın ömrü, eğer sadakayı verirse 50 sene, vermezse 48 sene şeklinde olsun. Cenab-ı Hakk o şahsın söz konusu sadakayı vereceğini bildiği için ömrünü 50 sene olarak takdir etmiştir. İşte bu ecel değişmez.

       Sadakanın ömrü uzatması hakkında 3 türlü görüş vardır:

      1-Ömrün uzamasından maksat, ömrün bereketlenmesidir.(Maddi-   

         manevi bol kazanç içinde geçmesi)

2-    “                “             “    huzur ve neşe içinde geçmesidir.

3-     “          “                 “        ölümden sonra amel defterlerinin kapanmaması ve hayır-hasenatın devamlı kaydedilmesidir.(Sadakayı cariye).

 

   ATÂ KANUNU: Atâ, bir şey hakkında verilen kararın iptali ve hükmün kaza edilmeden (yani yerine getirilmeden) affedilmesi demektir. Cenab-ı Hakk’ın atâ kanunu denilince,  özel olarak bazı kulları için uyguladığı bir  AF KANUNU ’ dur. Hak ettikleri halde, onların bazı günahlarını affeder. (Mesela : Şu suçu işleyene şu ceza verilir. Fakat tövbe ederse bu kanun bozulur ve ceza hafifletilebilir. TÖVBE ETMEK çok önemlidir.

           

                           Hazırlayan: Ramazan KOÇ

                                Din Kült. Ahlak Bil. Öğrt.

İslam Ansiklopedisi (Diyanet)